Toplumsal cinsiyet, kadınlara, erkeklere ve cinsiyet çeşitliliği içindeki kişilere hangi davranışların uygun görüldüğünü anlatan bir kavramdır. Kimden bakım beklenir, kim geç saatlerde daha rahat hareket eder, kimin hırslı olması övgü alır, kim aynı tavır yüzünden yadırganır gibi gündelik durumlarda çalışır. Burada odak bedenden çok, bedenlere yüklenen anlamlardır. Toplumsal cinsiyet dendiğinde doğuştan gelen biyolojik özellikler değil, toplumun kurduğu rol ve beklentiler anlaşılır.
Toplumsal cinsiyet, bedenlerden çok beklentilerle ilgilidir
Bir çocuğun daha çok küçükken hangi renge, hangi oyuncağa, nasıl bir tavra yakıştırıldığı boş bir ayrıntı değildir. Kız çocuklarından uslu, dikkatli, derli toplu olmaları daha sık beklenir. Erkek çocukları için ağlamamak, korkuyu saklamak, kendini sert tutmak sık tekrarlanan telkinler arasındadır. Yazılı bir kural metni ortada durmaz ama aile içinde, akrabalık ilişkilerinde, okulda, sokakta bu beklentiler tekrar tekrar öğretilir.
Gender kelimesi de bu kullanıma karşılık gelir. Kadınlık ve erkeklik hakkında üretilen toplumsal anlamları, beklentileri ve hiyerarşileri anlatır. Kıyafet seçimi, ev işi, meslekler, ses tonu, sevgiyi gösterme biçimi, anne ya da baba olmaya dair kalıplar bu alanın içindedir.
Biyolojik cinsiyetle aynı şey değil
Biyolojik cinsiyet bedenle ilgili özelliklere işaret eder. Kromozomlar, hormonlar, üreme organları gibi başlıklar burada anılır. Toplumsal cinsiyet ise bu bedensel özelliklerden hareketle kurulan sosyal kabulleri anlatır. Cinsiyet kimliği de kişinin kendi cinsiyetini nasıl tanımladığıyla ilgilidir. Bu üç kavram birbirine karıştırıldığında pek çok yargı doğal ve değişmez gibi sunulur.
Kadınların daha şefkatli, erkeklerin daha yönetici ya da daha dayanıklı olduğu iddiası bu karışıklıkla beslenir. Oysa insanların nasıl yetiştirildiği, hangi davranışların ödüllendirildiği, hangilerinin ayıplandığı çok şey belirler. Kurumlar da bu sürece katılır. Okul, aile, işyeri, medya aynı beklentileri yeniden üretir. Ayrıca herkes doğumda atanan iki cinsiyet kategorisine eksiksiz biçimde yerleşmez. İnterseks varlığı, bedenlerin tek bir şemaya sığmadığını hatırlatır.
Simone de Beauvoir, kadınlığın doğal bir kader gibi sunulmasına erken dönemde itiraz eden isimlerden biriydi. Bu itiraz bugün hâlâ güncel, çünkü toplumsal alışkanlıklar sık sık doğa diye anlatılıyor.
Roller evde, okulda, işte öğreniliyor
Toplumsal cinsiyet rolleri çoğu zaman evde başlar. Sofranın toplanması, misafire yardım edilmesi, küçük kardeşle ilgilenilmesi birçok ailede kız çocuklarına daha kolay bırakılır. Erkek çocuklarının daha serbest dolaşmasına göz yumulduğu da sık görülür. Ağladığında utandırılan, korktuğunda alaya alınan çocuklar vardır. Duyguların nasıl ifade edileceği bile cinsiyete bağlanır.
Okul bazen bu kalıpları gevşetir, bazen de güçlendirir. Ders kitaplarında kimlerin hangi işleri yaptığı, öğretmenlerin öğrencilere nasıl seslendiği, başarı ve usluluk tarifleri önem taşır. Diziler, reklamlar, sosyal medya, dini yorumlar ve iş yaşamı da benzer etkiler yaratır. Bazı mesleklerin kadınlara daha uygun, bazılarının erkeklere daha uygun sayılması rastlantı değildir. Hemşirelik, mühendislik, yöneticilik, bakım işleri gibi alanlara bakıldığında bunun izleri açıkça görülebilir.
Erkeklik de toplumsal baskılardan bağımsız yaşanmaz. Para kazanma yükü, askerlik etrafında kurulan beklentiler, güç gösterisi, duyguları saklama zorunluluğu birçok erkeğin hayatında yer tutar. Her erkek aynı deneyimi yaşamaz ama erkekliğe dair ölçüler güçlü biçimde çalışır.
Kişisel tercih gibi görünen alanlarda güç dağılımı çalışır
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ev içi işbölümünde açık biçimde görülür. Yemek, temizlik, yaşlı bakımı, çocuk takibi gibi işler birçok evde kadınların omzuna daha fazla yüklenir. Bu emek çoğu zaman ücretsizdir. Zaman alır, yorar, ücretli işe ayrılabilecek alanı daraltır. Dinlenme hakkı bile herkes için aynı biçimde dağılmaz.
İş yaşamında da benzer bir tablo vardır. Kadınlar aynı işi yaptıklarında daha düşük ücretle karşılaşabiliyor, yönetim kademelerinde daha az yer bulabiliyor, annelik yüzünden riskli çalışan gibi görülebiliyor. Kamusal alanda güvenlik hesabı yapmak zorunda kalmak da bu düzene bağlıdır. Bazı insanlar evden çıkarken anahtarını önceden eline alır, yolunu değiştirir, kıyafeti nedeniyle hedef olacağını düşünür.
Patriyarka, erkeklerin toplumsal hayatta daha geniş yetki ve hareket alanına sahip olduğu düzen için kullanılan bir kavramdır. Herkes bu düzeni aynı biçimde yaşamaz. Sınıf, etnisite, engellilik, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği deneyimi değiştirir. Yine de erkekliğin birçok durumda daha korunaklı bir konuma yerleştirildiği görülebilir.
Feminizm neden bu kavram üzerinde duruyor
Feminizm, eşitsizlikleri kişisel özelliklere ya da doğa anlatılarına bağlayan açıklamalara itiraz eder. Kadınların daha az ücret alması, bakım yükünü daha fazla taşıması, karar mekanizmalarında daha az yer bulması, şiddet tehdidi altında yaşaması politik bir sorundur. Aynı düzen, normların dışında kalan LGBTİ+’ları da hedef alır.
Bu kavram feminizm için merkezîdir çünkü eşitsizlik hukuki metinlerle sınırlı değildir. Evde kimin yorulduğu, işyerinde kimin sözünün kesildiği, okulda kimin daha az cesaretlendirildiği, sokakta kimin daha tedirgin hareket ettiği de önemlidir. Judith Butler’ın etkili tartışmalarından biri de toplumsal cinsiyetin doğal ve kendiliğinden bir alan olarak değil, tekrar edilen normlarla kurulan bir alan olarak düşünülmesiydi.
Toplumsal cinsiyet değişmez değil
Doğal sanılan birçok kuralın geçmişi oldukça yenidir. Kadınların eğitim hakkı, ücretli işte varlığı, boşanma hakkı, mirasa erişimi, spor yapması, tek başına seyahat etmesi farklı dönemlerde sert dirençle karşılandı. Babalığa dair beklentiler de değişti. Çocuğuyla ilgilenen erkek figürü bazı kuşaklarda istisna gibi görülürken bugün daha fazla kabul görebiliyor.
Yine de her değişim ilerleme anlamına gelmiyor. Kriz dönemlerinde bakım yükü yeniden kadınların üstüne bırakılabiliyor. Siyasal baskı arttığında kadınların yaşamına daha fazla müdahale edilebiliyor. Kazanımlar kalıcı güvence altında değildir.
Kavramı doğru kullanmak neden fark yaratıyor
Toplumsal cinsiyet dendiğinde birçok kişinin aklına önce kadınlar geliyor. Oysa erkekler de bu düzenin baskılarıyla yaşar. Duygusunu göstermemek, risk almak, güçlü görünmek, geçimi tek başına sırtlanmak gibi beklentiler hayatlarında iz bırakır. LGBTİ+’lar ise normlara uymadıkları düşünüldüğünde daha yoğun ayrımcılık, dışlanma ve şiddet tehdidiyle karşılaşır.
Kavram bazen yanlış biçimde, sanki biyolojik gerçekleri inkâr ediyormuş gibi sunulur. Asıl ihtiyaç, bedenle ilgili özelliklerle toplumsal kuralları birbirine karıştırmamaktır. Bu ayrım eğitim politikalarında, işyeri uygulamalarında, şiddetle mücadelede ve günlük dilde somut fark yaratır.
Bir iş ilanında erkek aday tercih edildiğini görmek, aile sofrasında servisin kendiliğinden kız çocuklarına kalması, çocuğuna bakan babanın sıradan bir ebeveyn gibi değil de özel bir iyilik yapmış gibi övülmesi, toplumsal cinsiyetin günlük hayatta nasıl işlediğini gösterir. Kavram yerli yerine oturduğunda bu sahneleri tanımak kolaylaşır.







