Ece İrtem’in ölümünde maymun ısırığı şüphesi savcılığa taşındı
Ece İrtem’in ölümünde maymun ısırığı şüphesi savcılığa taşındı
İçeriği Görüntüle

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Fetih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Haliç Yerleşkesi’nde düzenlenen “Fetih Ruhu Yarışmaları Ödül Töreni”nde yaptığı konuşmada, eğitim politikalarına yönelik eleştirilere yanıt verdi. Ancak Tekin’in konuşması, müfredatın içeriği, okullarda dinî etkinliklerin yeri ve laik eğitim ilkesi gibi temel tartışmaları açıklığa kavuşturmaktan çok, eleştirileri belirli bir ideolojik karşıtlık içine yerleştiren diliyle dikkat çekti.

Bakan Tekin, okullarda Ramazan etkinlikleri yapılmasına yönelik adımların ardından eleştiri ve hukukî süreçlerle karşı karşıya kaldıklarını söyledi. Tekin, bu eleştirileri aktarırken, karşıt görüşleri “Zulüm 1453” ifadesiyle özdeşleştirdi. Böylece okullarda dinî içerikli etkinliklerin pedagojik, hukukî ve laiklik açısından tartışılmasını isteyen kesimleri, doğrudan tarihsel ve ideolojik bir cepheleşmenin tarafı gibi gösterdi.

Eleştirilerin odağı laik eğitimdi, Tekin tartışmayı tarihsel kutuplaşmaya çekti

Tekin’in konuşmasında en dikkat çeken noktalardan biri, eğitim politikalarına yönelik itirazların “fetih” tartışması üzerinden okunması oldu. Bakan, Türkiye’de uzun yıllardır farklı başlıklarla tanımlanan bir cepheleşme bulunduğunu belirterek, bu ayrımı “Fetih 1453” ve “Zulüm 1453” karşıtlığı üzerinden anlattı.

Ancak okullarda Ramazan etkinlikleri, müfredat değişiklikleri ya da dinî günlerin eğitim ortamındaki yeri üzerine yapılan itirazların tamamını bu karşıtlığa indirgemek, tartışmanın asıl zeminini daraltıyor. Çünkü eleştirilerin önemli bölümü İstanbul’un fethine ilişkin tarihsel yorumlardan değil; devlet okullarında tüm öğrencilerin eşit, kapsayıcı ve laik bir eğitim ortamında bulunup bulunmadığı sorusundan kaynaklanıyor.

Tekin ise bu kaygılara doğrudan yanıt vermek yerine, eleştirileri “Zulüm 1453 diyenler” ifadesiyle tek bir politik hatta topladı. Bu söylem, hem eleştirilerin çeşitliliğini görünmez kılıyor hem de eğitim politikalarını tartışan kesimleri kolayca hedef gösterilebilecek bir karşıt blok gibi sunuyor.

Ramazan etkinlikleri üzerinden hukukî itirazlara tepki

Bakan Tekin, konuşmasında okullarda Ramazan etkinlikleri yapılmasına ilişkin “Biz, ‘Çocuklarımız okullarda ramazan etkinlikleri yapsınlar’ dedik, ‘Zulüm 1453’ diyenler bizi mahkemeye taşıdılar. Hakkımızda bildiriler yayınladılar. Protestolar, eylemler yaptılar” ifadelerini kullandı.

Bu sözler, Bakanlığın uygulamalarına karşı açılan hukukî süreçleri ve kamuoyundaki eleştirileri meşru bir denetim alanı olarak değil, ideolojik bir saldırı gibi çerçeveledi. Oysa kamu eğitimi söz konusu olduğunda velilerin, sendikaların, hukukçuların ve yurttaşların müfredat ya da okul içi etkinliklerle ilgili itirazda bulunması demokratik bir haktır.

Bakan’ın konuşmasında dikkat çeken nokta, bu itirazların içeriğine dair ayrıntılı bir açıklama yapmaktan çok, itiraz edenlerin kimlik ve niyetleri üzerinden bir siyasal karşıtlık kurulması oldu.

Müfredat değişiklikleri de ideolojik kavramlarla savunuldu

Tekin, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne de değinerek müfredatta yapılan kavramsal değişiklikleri savundu. “Mavi Vatan” kavramının müfredata alınmasını, “Ege Denizi” yerine “Adalar Denizi”, “Coğrafi keşifler” yerine “Sömürgeciliğin başlangıcı”, “Haçlı seferleri” yerine “Haçlı saldırıları” ifadelerinin kullanılmasını örnek gösterdi.

Bakan, bu değişikliklere gelen eleştirileri de aynı cepheleşme içinde değerlendirdi. Ancak eğitim müfredatı yalnızca kavram değişikliklerinden ibaret değil. Müfredatın nasıl hazırlandığı, bilimsel temellere dayanıp dayanmadığı, çoğulcu bir bakış sunup sunmadığı ve çocukları eleştirel düşünmeye yönlendirip yönlendirmediği temel tartışma başlıkları arasında yer alıyor.

Tekin’in konuşması ise bu soruları yanıtlamak yerine, müfredat eleştirilerini “milli ve manevi değerler” karşıtlığı gibi göstermeye yaklaştı. Böylece eğitim politikalarına dair teknik, pedagojik ve anayasal kaygılar, siyasal bir sadakat testi havasına sokuldu.

Dinî etkinlik tartışması “Noel-Cadılar Bayramı” karşılaştırmasına indirildi

Tekin, konuşmasında Paskalya, Noel ve Cadılar Bayramı gibi etkinliklere de değinerek, çocukların bu tür etkinlikleri kutlamaması gerektiği yönündeki yaklaşımlardan söz etti. Buna karşılık Ramazan etkinlikleri söz konusu olduğunda daha sert tepkilerle karşılaştıklarını savundu.

Ancak bu karşılaştırma da tartışmayı sadeleştirmekten çok, başka bir yöne çekiyor. Devlet okullarında mesele herhangi bir dinî ya da kültürel günün “iyi” veya “kötü” olması değil; okul ortamının tüm öğrenciler için tarafsız, kapsayıcı ve baskı üretmeyen bir alan olarak korunup korunmadığıdır.

Farklı inançlardan, mezheplerden, yaşam tarzlarından ya da inançsız ailelerden gelen çocukların bulunduğu kamu okullarında, dinî içerikli etkinliklerin nasıl uygulanacağı doğal olarak tartışma konusu olur. Bu tartışmayı “bizim değerlerimize karşı çıkıyorlar” düzeyine indirgemek, eğitim alanındaki eşit yurttaşlık meselesini gölgede bırakıyor.

“Devam edeceğiz” mesajı: Eleştirilere rağmen aynı çizgi sürecek

Tekin, sanatçı Yücel Arzen ile düzenledikleri “Kim Var?” etkinliği üzerinden Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek’i çocuklarla buluşturmak istediklerini söyledi. Bu etkinliğin de TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu ile Genel Kurul’da ağır eleştirilere maruz kaldığını belirten Tekin, buna rağmen aynı çizgide devam edeceklerini ifade etti.

Bakan’ın konuşmasındaki “devam edeceğiz” vurgusu, eğitim politikalarında eleştirileri dikkate alan bir değerlendirme sürecinden çok, mevcut ideolojik yönelimin sürdürüleceği mesajı olarak öne çıktı.

Eğitim gibi milyonlarca öğrenciyi, veliyi ve öğretmeni ilgilendiren bir alanda bakanlığın görevi, eleştirileri “karşı cephe” diye etiketlemek değil; kamuoyuna açık, bilimsel, çoğulcu ve hukukî temellere dayalı yanıtlar vermektir. Tekin’in konuşması ise tam tersine, laik eğitim kaygılarını tarihsel ve kültürel bir kutuplaşmanın parçası gibi sunarak tartışmanın esasını perdeledi.

Sonuç olarak Bakan Tekin, eğitim politikalarına yönelik eleştirileri yanıtlamaktan çok, bu eleştirileri “fetih karşıtlığı” gibi daha geniş ve duygusal bir alana taşıdı. Bu söylem, iktidarın eğitim alanındaki ideolojik dönüşümüne dair kaygıları ortadan kaldırmadığı gibi, okullarda laiklik, eşitlik ve bilimsel eğitim tartışmasını daha da görünür hale getirdi.