“Ne yapsak değişmez” algısının siyasetin merkezine oturtulduğu yorumları, Türkiye’deki güncel tartışmaların arka planını da açıklıyor. İktidarın yargıdan bürokrasiye uzanan araçlarla süreci tahkim etmeyi hedeflediği, toplumun da sandık anına kadar umutsuzlukla etkisizleştirildiği ifade ediliyor. Bu zeminde muhalefetin yalnızca seçim vurgusuyla hareket etmesinin yeterli gelmediği dile getiriliyor.
“Apathy” ile siyasetten uzaklaştırma
Değerlendirmelerde, iktidarın ekonomi ve yargı hattında attığı adımların toplumda kalıcı bir umutsuzluk duygusunu güçlendirmeyi amaçladığı belirtiliyor. Tartışmanın merkezine ise “sandık” dışında seçeneklerin taşınmadığı, böylece değişim iradesinin pasifize edildiği aktarılıyor. İktidarın, “Devlet aklı” adı altında sunduğu adımlarla toplumun değişim arzusunu umutsuzluğa dönüştürmeyi hedeflediği ifade ediliyor.
Bu çerçevede, siyasete karşı gelişen ilgisizlik hali de dikkat çekiyor. Metinde “apathy” olarak tarif edilen durum; siyasete küsme, uzak durma, gelişmeleri takip etmeme ve siyasal süreçlere karşı ilgisizleşme olarak açıklanıyor. Bu ilgisizlik halinin, yalnızca iktidarın değil muhalefetin de seçim sonuçlarını doğrudan etkileyebilecek bir faktör olduğu vurgulanıyor.
Toplumda “Çözüm Süreci” ya da “Terörsüz Türkiye” gibi başlıklara kategorik bir reddin bulunmadığı; asıl meselenin bu süreçlerin hangi siyasal zemin üzerinden yürütüleceğine dair görüş olduğu belirtiliyor.
Kararsız seçmenin belirleyiciliği
İktidarın, rejim etrafında kurduğu “çember” sayesinde kendisiyle temas kurabilecek aktörleri içeride tutarken dışarıdaki alternatiflerin alanını daralttığı görüşü öne çıkıyor. Halkın siyasette doğrudan özne olmasının önüne geçildiği, eleştirel ve değişim odaklı iradenin sistematik biçimde pasifize edildiği aktarılıyor.
Bu noktada özellikle “kararsızlar bloku” olarak adlandırılan seçmen kitlesi öne çıkarılıyor. Metinde, iktidarın politikalarından rahatsız ama değişim inancını muhalefette de göremeyen yurttaşların dikkat çektiği ifade ediliyor. Sahada dışlanan kesimlerin arasında kararsız seçmenin de yer aldığı belirtiliyor.
Araştırmacı Semih Turan da Türkiye’de toplumsal tepki birikimi bulunduğunu ve bunun farklı biçimlerde ortaya çıktığını söylüyor. Turan, geçmişte kutuplaştırma siyasetinin doğrudan AKP’ye yaradığını hatırlatırken, bugünkü koşulların da değiştiğini vurguluyor. AKP’nin çekirdek seçmenindeki erimeye dikkat çeken Turan’ın değerlendirmesi şöyle aktarılıyor: “Kararsızlar ve cevap vermeyenler dışarıda bırakıldığında, AKP’ye oy vereceğini söyleyen seçmen oranının yaklaşık yüzde 20-21 seviyesinde olduğu ölçülüyor.”
Seçimlere giden süreçte kararsızların oranının yüzde 18’lerden yüzde 25’lere kadar çıkabildiği belirtiliyor. Turan’a göre muhalefetin önündeki asıl mesele sadece seçim ittifakı kurmak değil; en sağdan en sola kadar farklı bileşenleri kapsayabilecek daha geniş bir siyasal ittifak yaklaşımını hayata geçirmek.
Suat Özçelebi ise Üsküdar Belediye Meclisi seçimlerine ilişkin örnekten yola çıkarak, iktidarın siyasal gücünü kullanma biçiminin giderek bir “inandırıcılık krizi”ne dönüştüğünü ifade ediyor. Özçelebi, seçmen desteğiyle göreve gelen ve hizmetlerinden memnuniyet duyulan Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’a yönelik müdahalelerin, toplumun geniş bir kesiminde “belediyeyi muhalefetin elinden almak için üretilmiş gerekçeler” olarak algılandığını belirtiyor. Bu müdahalelerin değişim algısına zarar verebileceği ve toplumu siyasetten uzaklaştırma hedefi de taşıyabileceği vurgulanıyor.
Özçelebi, iktidarın Üsküdar’da sonucu ne olursa olsun bir maliyetle karşı karşıya olduğunu dile getirirken “Kaybederse gücünün sınırı görünür olacak; kazanırsa kullandığı gücün ölçüsüzlüğü” değerlendirmesinde bulunuyor. Metinde, inandırıcılığın kaybedilmesi halinde geriye “çıplak güç” kullanımının kalacağı ve bunun da iktidar tabanı açısından daha fazla itaat talebini artıracağı belirtilerek, “Güç sarhoşluğunun güç kaybına dönüştüğü yer tam da burasıdır” ifadeleri kullanılıyor.
Son olarak, Türkiye’nin temel meselesinin siyasal oyunun bütün kurallarının yeniden demokratik hale getirilmesi ve anayasal yurttaşlığın yeniden tesisi olduğu belirtiliyor. Bu dönüşümün sadece ana muhalefetle değil, farklı muhalefet unsurlarının birlikte oluşturacağı bir “direniş hattı” ile mümkün olabileceği savunuluyor. “Mevcut iktidarı hangi oy oranına ulaşırsa ulaşsın değiştirecek gücü kimse tek başına yakalayamaz; ancak birlikte mümkün.” deniyor.




