33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında Ali Kemal Güven’in Sultana filmi gösterildi. Film, erkek egemen eğlence sektöründe çalışan kadınların yaşamını “seyir nesnesi” gibi ele almak yerine onların mücadele hattını görünür kılıyor.
Özellikle kadın karakterlerin ataerkil tahakkümle kurdukları ilişki, şiddet karşısında kurulan dayanışma ve bunun içindeki gerilimler film anlatısının merkezinde duruyor.
“Erkek egemen” sahnede kadınların öznelliği
Hikâye, direk dansı yapan kadınların erkek müşterilerin bakışları altında sahneye çıkmasını anlatıyor. Ancak film, kadın bedenini sadece bakılan bir forma indirgemiyor; direk dansını fiziksel güç, dayanıklılık, teknik beceri ve bedensel hâkimiyet gerektiren bir performans olarak ele alıyor.
Bu yaklaşım, kadının “görünür olması” üzerinden otomatik bir nesneleştirmeyi değil, temsilin biçimini ve kadının kendi hayatı üzerindeki sözünü tartışmaya açıyor. Kadınlar, erkek arzusunun pasif bir hedefi olmaktan çıkarılarak, kendi yeteneklerini ve sınırlarını taşıyan aktörler olarak konumlanıyor.
Filmin kurduğu çerçeve, kadınların hikâye boyunca erkek bakışına maruz kalmasını “erkeğin bakışını benimsemek” gibi bir sonuçla sınırlamıyor. Bunun yerine kadınların, bu düzenin içinde ayakta kalma ve kontrol mekanizmalarını sarsma yollarını merkeze alıyor.
Şiddetin ardından dayanışma: Meral ve Anna gerilimi
Filmin dikkat çekici yönlerinden biri, erkek şiddeti karşısında kadınların birbirine uzanan eli nasıl büyüttüğünü göstermesi. Erkeklerin sahip olduğu güçle karşı karşıya kalan bir kadına, diğer kadınların müdahalesi ve şiddeti durdurma çabası öne çıkıyor.
Bu dayanışmanın en yoğun sınandığı ilişki ise Meral ile Anna arasında kuruluyor. Meral’in Anna’yı erkek şiddetinden uzaklaştırması, iki karakter arasında güvene dayalı bir bağın gelişmesine zemin hazırlıyor. Fakat Anna’nın daha sonra uğradığı cinsel saldırıyı engelleyememek, ilişkide kırılma yaratıyor.
Meral’in pişmanlığı ve Anna’nın uğradığı saldırı sonrasında Meral’i suçlama biçimi, çatışmanın sadece duygusal değil, sorumluluk paylaşımı üzerinden de derinleştiğini gösteriyor. Şiddetin sorumluluğunun fail erkekten ziyade “onu koruyamadığını düşündüğü” kişiye yöneltilmesi, erkek egemen düzenin kadınlar arası ilişkileri nasıl zedelediğini görünür kılıyor.
Film, bu gerilimi abartılı bir hesaplaşmaya sıkıştırmıyor. Meral ve Anna arasındaki kıskançlık, kırgınlık, öfke ve suçluluk, karakterleri karikatürize etmeden; insani çelişkilerin içinde karşılık buluyor. Böylece dayanışma, “kusursuz bir birliktelik” olarak sunulmak yerine, güvensizliklerin ve çatışmaların içinden geçerek kurulabilen bir süreç olarak anlatılıyor.
Bu noktada film, kadın dayanışmasına dair tartışmaları da çağrıştırıyor: Dayanışmanın kendiliğinden garanti olmadığı, rekabetin, önyargıların ve eşitsizliklerin aşılmasını gerektirdiği bir çizgiye işaret ediyor. Meral ile Anna’nın hikâyesi, bu nedenle romantize edilmiş bir “kız kardeşlik” değil; çatışmalarla birlikte kurulan bir bağ olarak şekilleniyor.
Erkek egemen düzeni kaçınılmaz kader yapmayan final
Sultana, kadınları yalnızca mağduriyetleriyle tanımlayıp ajitasyona yaslanmıyor. Erkeklerin denetimi altında yaşamaya ve çalışmaya zorlanan kadınların, kurulan iktidarı adım adım sarstığı anlatı boyunca hissediliyor. Kadınlar, şiddet ve baskı karşısında edilgenleşmek yerine birbirlerini destekleyerek hareket alanlarını genişletmeye çalışıyor.
Filmin bir diğer güçlü yanı da erkek şiddetini “ölümle son bulan bir kader” gibi işlememesi. Kadınlara, hayatlarını yeniden kurabilecekleri bir gelecek alanı bırakıyor. Final sahnesinde ise anlatı boyunca kurulan kadın-erkek güç ilişkileri tersine dönüyor.
Bu son, seyircinin alıştığı dramatik akışı kırarken kadın dayanışmasının politik anlamını da güçlendiriyor. Filmin verdiği mesaj netleşiyor: Erkeklerin denetimi altında yaşamaya zorlanan kadınların, kendi kaderlerini belirleyebileceği başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatan bir anlatı kuruluyor.




