James Gunn’ın Superman’inden neredeyse bir yıl sonra DC evreni, bu kez Supergirl ile karşımıza çıkıyor. Film, Superman’in bitişinden devam ederken Kara’nın (Milly Alcock) gezegenler arası bir hayatın içinde savrulduğu günleri alıyor; bir yandan eğleniyor, bir yandan da kendi içindeki kırılmayı bastırmaya çalışıyor.

Supergirl’in asıl temposu, Kara’nın 23. doğum gününü kutlarken bara gelip intikam isteyen Ruthye Marye Knoll’un sahneye girmesiyle değişiyor. Ruthye, ailesini katleden Yellow Hills’in haydut Krem’i (Matthias Schoenaerts) aratıyor ve yardım talep ediyor. Ancak işler, Krem’in Krypto’yu zehirleyip Kara’ya üç gün içinde panzehiri çalma görevi vermesiyle kozmosa uzanan bir maceraya dönüşüyor.
Kara’nın iç dünyası var, ama film bulanık kalıyor
Genel olarak bakıldığında Supergirl; yönetmen Craig Gillespie ve senarist Ana Nogueira’nın imzasını taşıyan, yer yer iyi ve etkili anlar yakalayan bir süper kahraman filmi. Gidişatın merkezinde, kaybın ağırlığı ve bununla yaşamayı öğrenme fikri bulunuyor. Kara’nın Ruthye ile kurduğu ilişki üzerinden ilerleyen duygusal yolculuk, özellikle bazı sahnelerde gerçek bir ağırlık kazanıyor.
Ne var ki filmin asıl sorunu, Kara/Supergirl’in kimliğinin netleşmemesi. Kara’nın travmasına dair çarpıcı bir kırılma var; fakat bu kırılma, çevresine yayılan başka olaylarla birlikte yeterince temiz bir biçimde taşınamıyor. Sonuçta seyirci, Kara’nın duygusal kararlarının ardındaki “neden”i tam olarak kavramakta zorlanıyor.

Aksiyon heyecan veriyor ama hikâyeyi her zaman taşıyamıyor
Filmdeki aksiyon sekansları kuşkusuz etkileyici; beklenen türden hareketlilik ve görsel tatmin sunuyor. Fakat bazı sahneler, Kara’nın gücünü göstermekten öteye geçmediği için duygusal akışı zedeliyor. Özellikle filmin erken bölümündeki bir aksiyon parçası, izleyiciye ne yapabildiğini kanıtlamak için varmış gibi duruyor; bunun dramatik ilerlemeye doğrudan katkısı sınırlı kalıyor.
Lobo’nun hikâyeye eklenmesi de benzer bir dağılmaya yol açıyor. Jason Momoa’nın canlandırdığı interstellar ödül avcısı, ekranda eğlenceli bir etki yaratırken Kara’nın iç hesaplaşmasını güçlendirmekten çok hikâyeyi ileri taşıyan bir araç gibi görünüyor. Bu da filmin en büyük hedefi olan “Supergirl hikâyesi” meselesini gölgede bırakıyor.
Yine de film tamamen sönük değil
Supergirl’in güçlü tarafları da yok değil. Milly Alcock’un performansı Kara’ya kırılgan bir katman ekliyor; özellikle Krypto ile ilgili endişeler veya ebeveynlerinin ardından gelen yas, sahici bir duygu taşıyor. Kara’nın daha hafif tonlara yaklaştığı, Ruthye ile takıldığı anlar da Alcock’un oyunuyla daha akıcı hale geliyor.
Matthias Schoenaerts’in canlandırdığı Krem’in kötücül çizgisi ve Ruthye’nin melodramatik geçmişi ise her yerde aynı etkiyi üretmiyor; performanslar bazı noktalarda daha düz kalabiliyor. Buna rağmen David Krumholtz’un Kara’nın babasıyla ilgili sahnelerdeki etkileyici performansı ve Krypto’nun film boyunca sunduğu canlılık, yapımın “yaz havası” kıvamını korumasına yardım ediyor.

Sonuç olarak Supergirl, türün beklentilerini karşılayan, aralarda parlayan bir film; ancak DC evreninin yakın dönemdeki Superman başarısıyla aynı etkiyi yakalamıyor. En kritik eksik ise, filmin Kara/Supergirl’i gerçekten neye dönüştürmek istediğini yeterince sağlam bir netlikle kuramaması. Yine de Alcock’un karakterinde ve DC evreninin genel potansiyelinde izleyiciyi bekleyen bir şans olduğu söylenebilir.



