Paris Fashion Week’in ışıkları ve telaşının ortasında, üç kadının aynı şehirde kesişen hikâyeleri işleniyor. French yönetmen Alice Winocour imzalı Couture, Toronto International Film Festival’da ilk kez izleyiciyle buluşurken; moda dünyasının gürültüsüne kapılmadan, daha çok bu gürültünün arkasındaki kırılganlıkla ilgileniyor.
Paris defilesinin arka planında duygular geri planda
Couture, defile hazırlıklarının ortasında akan bir günü izletirken, görsel olarak büyük duygusal sıçramalar yapmıyor. Bunun yerine Maxine Walker, Ada ve Angèle’nin gündelik ritmine odaklanıp, her birinin kendi hayatında verdiği mücadeleyi sakin bir tempoyla seyirciye aktarıyor. Winocour, bu yükün hissedilmesini çoğunlukla oyuncuların bedeninde ve yüzünde arıyor.
[[GORSEL_1]]
Maxine, Paris’e beklenmedik bir kanser tanısının ardından geliyor. Yönetmenliğini yaptığı tuhaf bir vampir projesi, hayatın geçiciliğine dair soruları kafasının içinde canlı tutuyor. Ada ise Fransa’ya, 18 yaşında ve ilk işinin eşiğinde yeni bir dünyaya adım atmaya çalışırken düşüyor. Ada’nın çevresinde çoğunluğu beyaz modellerden oluşan bir ortam var; bu figürler hem dikkat çekici hem de duygusal açıdan mesafeli bir duruşla hikâyenin atmosferini güçlendiriyor.
Maxine’in ikileminde aile ve hırs yan yana
Couture’un odağında Angelina Jolie’nin canlandırdığı Maxine dikkat çekiyor. Maxine’in hayatında bir yandan kariyerin beklentileri, diğer yandan aileye verilen sözler var. Sahnede bunların tamamı doğrudan tartışılmıyor; daha çok telefon görüşmelerinden duyulanlar ve yüzleşmeye zorlayan karar anları üzerinden ilerliyor. Maxine, hem başka büyük bir projeye yönelmek isteyen hırsıyla hem de ailesine bağlılığıyla sıkışmış durumda.
Bu gerilim, onun tedavi süreciyle ilgili soruyu daha da zor hale getiriyor: Sağlığını riske atmadan bir yol mu izleyecek, yoksa yıllardır emek verdiğini düşündüğü bir tutkunun peşinden mi gidecek? Maxine’in işkolik doğası, kararın “basit” olmasına izin vermiyor. Film, tam da bu noktada, moda kulislerinin ardına saklanmış bir iç hesaplaşmayı görünür kılıyor.
Ada ve Angèle’nin kaybolmuşluk hissi hikâyeyi dengeliyor
Ada da benzer bir ikilemle yüzleşiyor; ancak onun sorusu daha çok “yuvaya dönüp dönemeyeceği” fikri etrafında dönüyor. Ailesini arkasında bıraktığı için, yeni yaşamına uyum sağlamaya çalışırken yanında taşıdığı belirsizlik büyüyor. Film boyunca Ada’nın geleceğine dair cevaplar netleşmiyor; hatta Ada’nın bile o soruyu tamamlamaya hazır olmadığı hissi korunuyor.
[[GORSEL_2]]
Angèle ise üç karakter arasında daha mesafeli ve en “erişilmez” figürlerden biri. Paris’i daha çok kendi evi gibi taşıyor gibi görünse de, senaryo odağı sık sık Ada ve Maxine’e kaydığı için Angèle’nin dünyası daha sınırlı bir çerçevede kalıyor. Yine de kulislerde dolaşan, modellerin makyajını hazırlayan bir profesyonel olarak onun da bu şehrin temposuna nasıl ayak uydurduğu hissediliyor. Maxine’in tedavi kararında olduğu gibi, Angèle’nin de kendi alanında verdiği mücadeleler hikâyenin melankolik tonuna katkı sağlıyor.
Koşuşturmanın ortasında gelen bir kasırga: defile sahnesi
Couture finaline doğru, Paris’in dış kesimlerinde düzenlenen bir runway show’a uzanıyor. Maxine, Ada ve Angèle’nin aynı hazırlığın parçası olduğu bu bölümde hava birden sertleşiyor; bir fırtına, emek verilen süreci bölüyor. Bu sahne, verilen fedakârlıkların boşa gidip gitmediğine dair rahatsız edici bir düşünceyi tetikliyor.
Yine de film, moda dünyasını tek bir kalemde “önemsiz” ilan etmiyor. Tam tersine; bu kadınların sağlığını, bedenini ve geleceğini riske atacak kadar emek verdiğini hatırlatıyor. Buna rağmen Couture, her şeyin içten içe bir boşluk hissine yaklaşmasına rağmen nihai duygusal zirveye tam anlamıyla ulaşamıyor. Özellikle arka plandaki karakterlerin enerjisiyle, üç ana hikâyenin temposu ve Winocour’un daha ağır ilerleyen kamera dili arasında zaman zaman uyumsuzluk hissediliyor. Angelina Jolie ise her şeye rağmen net ve anlaşılır bir performansla hikâyenin duygusal omurgasını ayakta tutmayı başarıyor.
Couture, Toronto International Film Festival’da (2025) gösterildi.


