Arter’in yeni grup sergisi, “dünyanın sonunun çoktan geldiği” fikrinden hareket ederek kıyamet anlatılarını yeniden soruyor. “Sonra yok. Sonrası şimdi.” adını taşıyan sergi bugün ziyarete açıldı ve dünyanın sonunu, yalnızca felaket görüntüleriyle değil; onları üreten sistemlerle birlikte okuyor.
Düzenleyiciliğini Delfin Öğütoğulları’nın yaptığı sergi, kıyamet düşüncesinin nasıl manipüle edildiğini ve medyatikleştirilmiş söylemlerle nasıl yeniden dolaşıma sokulduğunu irdeliyor. Serginin odağı, gezegenin kendisinden çok; gezegeni ayakta tutan mekanizmaları dönüştüren düzenlerin işleyişinde saklı hale gelen küresel etkiler.
“Dünya” değil, onu kuran mekanizmaların sonu
Sergi, “son”u trajik, sinematik ve çoğu zaman absürt ayrıntılarıyla ele alırken, kıyamet senaryolarının perdelediği unsurları görünür kılmayı hedefliyor. Bu kapsamda radyasyon, küresel ısınma, hidrokarbonlar ve plastikler gibi ekolojik başlıklar merkeze alınıyor; felaket imgelerinin arkasında hangi güçlerin durduğuna bakılıyor.
Adını Cormac McCarthy’nin “Yol” romanından alan sergi, kıyameti tekil ve nihai bir olay gibi değil, tükenen gerçekliğin koşullarını ısrarla sorgulayan bir yaklaşım üzerinden kuruyor. Arter Koleksiyonu’ndan yapıtların bir araya getirildiği sergide, “son” fikri tek bir tarih ya da tek bir sahneye hapsedilmiyor; sürekli yeniden üretilen bir durum olarak ele alınıyor.
“Son” düşüncesinin medyadaki dolaşımı da ayrıca tartışılıyor. Şöyle ki, sergide hemen hemen tüm yapıtlar medya ve iletişim araçlarıyla doğrudan ilintili bir dil kuruyor. Bu tercihin nedeni ise Delfin Öğütoğulları’nın ifadelerinde daha net hale geliyor: “Onlar tarafından değil, sistemlerin ve belli düzenlerin onları maniple etmesi üzerine bir etkileşimdi. Serginin geneli bir sistemin işlemeyişi üzerine kurulu.”
Sistemler bilgi aktarımlarını nasıl manipüle ediyor?
Öğütoğulları, serginin bir “tek iletişim aracı” üzerinden değil; bilgi aktarma biçimlerindeki manipülasyonun çeşitli yollarını görünür kılma niyeti taşıdığını belirtiyor. “Aslında tek bir iletişim aracı değil, birçok şekilde bilgi aktarma şekillerimizdeki manipülasyonun, bu manipülasyonu sistemler tarafından yapıldığı; bireysel bir yerden değil de çok daha büyük bir yerden gelen ve neredeyse göremediğimiz bir şekilde gelişen bir pencereden göstermek istedim” sözleri, serginin merkezindeki bakışı özetliyor.
Bu yaklaşımın sinematik boyutu da vurgulanıyor. Öğütoğulları, “Örneğin apokaliptik bir filmin en başında bir haber spikeri görürüz ve ‘Meteor geliyor’ der. O yüzden de bir haber spikeri tekrarımız var sergide. Sinematik bakışa da bir gönderme var” diyerek kıyamet anlatısının nasıl sahnelenip yeniden üretildiğine dikkat çekiyor.
Sergide yer alan sanatçılar arasında Can Altay, Halil Altındere, Thomas Bayrle, Nermin Er, Ceal Floyer, Alison Knowles, Jarotsaw Koztowski, Alicja Kwade, Nicholas Mangan, Olaf Metzel, Nam June Paik, Gerhard Richter-Sigmar Polke, James Richards, Gerhard Rühm, Necla Rüzgar, Hrair Sarkissian, Sin Wai Kin, Amikam Toren, Nasan Tur ve Wolf Vostell bulunuyor.
İki öne çıkan yapıt: Serçeler, telefonlar ve dilin boşaltılması
Serginin dikkat çeken işlerinden biri Necla Rüzgar’ın “Tanrının Kuşları” yerleştirmesi. Eser, her biri sanatçı tarafından farklı boyanmış bin adet gerçek boyutlu serçe figüründen oluşuyor. Uçarken bir anda yere düşmüş ve dağılmış gibi görünen serçeler, gökyüzünden “temizlenmiş” bir etkiyle çarpan bir görüntü kuruyor; insan müdahalesinin biyoçeşitlilik üzerindeki yıkıcı etkisi doğrudan hissediliyor.
Olaf Metzel imzalı “Trennen Mithören” ise duvara yığılmış ve yere taşan telefonlar, telefon terminalleri ve mikrofonlardan meydana geliyor. Almanca başlıkta hem bağlantıyı kesmeye (trennen) hem de gizlice dinlemeye (mithören) yapılan göndermelerle dijital kontrol altında yaşamayı, gerçeklikten kopmayı ve yabancılaşmayı ele alıyor.
Jarostaw Koztowski’nin “Köpürenler Dışındaki Her Şey Vızıldıyor” yerleştirmesi ise dilin ve iletişimin devinimini sahneye taşıyor. Yapıtta, medya araçlarıyla ilişkilendirilen sözcükler ve ifadeler yirmi adet LED panelde durmaksızın yenileniyor. Koztowski, bu yenileme ve aşırı kullanımın dilin içini boşaltabildiğine; manipülasyon amacıyla kullanıldığında hem gerçekliği hem de algıyı saptırabildiğine işaret ediyor.




