Yaşam

Mutluluk neden bazen korkutur? Çünkü hatırlamak, kaybetmekten zor

Bazılarımız sevinci küçücük bir ışık gibi yaşar ama hemen ardından geri çekiliriz. Yazar Zadie Smith’in bir tür “baskı altındaki neşe” hissi, sevincin hafızaya dönüşürken nasıl ürkütücüleşebileceğini anlatıyor.

Zadie Smith’in metninde bir cümle insanın içini kavrar: Mutluluk, hayatında nadiren göründüğünde bile insan onu hemen unutmaya çalışır. Sebep basit bir soğukkanlılık değil; daha çok, sevinci zihninde tutmanın başka şeyleri bozabileceğine dair tuhaf bir endişe. Sanki neşe, hatırlanmaya dayanamaz. Sanki sevincin anısı, geriye kalan her duyguyu gölgede bırakıp “düzene” zarar verebilir.

Bu yaklaşım kulağa karamsar gelebilir; ama aslında iyi bir gözlem içerir. Çünkü bazı mutluluklar, yaşandıkları anda bile serbest bırakılmak yerine kontrol edilmeye çalışılır. “Eğer bunu hatırlarsam, bir daha aynı yerden bakamazsam?” korkusu doğar. Ve kişi, sevinci yaşamak yerine onu yönetmeye kalkar.

Neşeyi unutturmaya çalışan zihin

Smith’in anlattığı şey, mutluluğun yokluğuyla ilgili bir acı değil yalnızca. Mutluluğun kendisi de bir tür risk gibi görünüyor. Çünkü hatırladıkça karşılaştırma başlar. Günler, haftalar hatta yıllar; o kısa anın kıyısında “eksik kalan” şeylere dönüşebilir. Böylece mutluluk, ileride tutunulacak bir hedef olmaktan çıkıp bir hesaplaşmaya dönüşür.

Unutmaya çalışma refleksi, aslında bir koruma mekanizması olabilir: “Bu kadar güzel bir şeyi taşıyamam.” Bunu kabul etmek, bazen kendi kırılganlığımıza dürüstçe bakmak demektir.

Hatıranın ağırlığı: Sevinç de yük olur mu?

Sevinç bazı insanlarda hafızaya sızınca genişler; sonra da geri dönmek istediği kapıyı zorlar. Bir anı, zihnin içinde büyüdükçe gerçek hayatın nabzını yavaşlatır. Smith’in korkusu tam olarak burada hissediliyor: Neşe hatıraya dönüşürse, dünyanın geri kalanını soldurabilir. Sanki mutluluk, “sonra” için saklanırsa değerini kaybetmez; fakat “şimdi”yi de elinden alır.

O yüzden kişi, neşeyi yaşadıktan hemen sonra onu arka odada kapatmaya çalışır. Işık sönmesin diye değil; ışık sönünce zifiri karanlıkta kalmamak için.

Tekrarını beklemek yerine anı korumak

Yaşamda çoğu şey gibi, sevinç de bir kez oldu diye biter. Ama zihnimiz çoğu zaman “tekrarını” istemeye başlar. Oysa Smith’in yaklaşımında, sevinci hemen ardından silmek ya da yok saymak değil; onu zihnin merkezine koymadan, taşınabilir hâlde bırakma ihtimali var. Neşeyi, bir kanıt aracı yapmamak; “ben böyle olursam iyiyim” gibi bir şarta bağlamamak.

Belki de en zor mesele şu: Mutluluk geldiğinde, onu geleceğin garantisine çevirmeden kabul etmek. Çünkü garantiyi aramak, sevincin doğal ritmini bozar.

Az gelen şeylere nasıl yer açılır?

Eğer mutluluk hayatımıza seyrek giriyorsa, onu “değerli” bulmak kolaydır. Peki ya değerli bulduğumuz her şeyi kaybetme korkusuyla sıkı sıkı tutarsak? O zaman sevinç, gevşek bir duygu olmaktan çıkar; nefes almayan bir alan hâline gelir. Smith’in metni, tam da bu sıkışmayı sezdiriyor: Neşe, sadece yaşandığı anla kalmadığında, başka duyguları karartabilir.

Buradan çıkan pratik bir yaşam sorusu var: Sevinç bize geldiğinde onu saklamak mı istiyoruz, yoksa soluk aldırmadan zihne yerleştirmek mi? Bazen “hatırlamak” sandığımız şey, aslında hissettiğimiz şeyin önüne set çekmektir. Neşeyi, bir kere doğduğu yerde bırakabilmek; onun geri gelme ihtimalini de daha doğal hâle getirir.

Smith’in satırları, mutluluğu küçümsemiyor; aksine ona yük bindiren iç mekanizmayı görünür kılıyor. Çünkü bazı sevinçler, biz onları taşıyamayacağımıza inandığımız için korkutucu olur. Ve bu korkuyu fark etmek, neşeyi daha az savunmayla karşılamanın ilk adımı olabilir.