Bugün dünyanın en çok bilinen ve kopyalanan sanat eserlerinden biri olan Öpücük, ilk bakışta romantik bir anı ölümsüzleştiriyor gibi görünse de, arka planında hem kişisel hem de toplumsal bir gerilim barındırıyor. 20. yüzyıl başı Viyana’sında sanat, cinsellik ve ahlak tartışmalarının merkezinde yer alan Gustav Klimt, bu tabloyla yalnızca bir aşk sahnesi değil, aynı zamanda kendisine yöneltilen ağır eleştirilere de yanıt veriyor.

Sirenia 25. yıl turnesinde İstanbul’a geliyor: Türkiye’de ilk konserleri olacak
Sirenia 25. yıl turnesinde İstanbul’a geliyor: Türkiye’de ilk konserleri olacak
İçeriği Görüntüle

Skandalların ortasında doğan bir başyapıt

Gustav Klimt, geleneksel sanata meydan okuyan Viyana Sezaryonu akımının öncülerinden biri olarak, eserlerinde erotizmi ve arzuyu açıkça işlemekten çekinmedi. Ancak bu cesur tavır, dönemin muhafazakâr çevreleri tarafından sert biçimde eleştirildi; bazı eserleri “müstehcen” ve “ahlak dışı” ilan edildi.

Öpücük, tam da bu baskıların yoğunlaştığı dönemde ortaya çıktı. Klimt’in altın varaklarla bezediği bu romantik sahne, eleştirmenlere verilen zarif ama güçlü bir karşı duruş olarak yorumlandı. Sanat tarihçilerine göre tablo, sanatçının hem kendisini savunduğu hem de aşkı idealize ederek topluma sunduğu bir uzlaşma metniydi.

Gustav Klimt’in Öpücük Tablosunun Arkasındaki Hikâye (1)

Tablodaki kadın Emilie Flöge mi?

Eserdeki gizemli kadın figürünün, Klimt’in hayat boyu en yakınında olan moda tasarımcısı Emilie Flöge olduğu düşünülüyor. İkilinin ilişkisi hiçbir zaman resmi bir birlikteliğe dönüşmese de, Klimt’in en derin bağ kurduğu kişi olarak Flöge öne çıkıyor. Sanatçının ölüm döşeğinde yalnızca onu yanına çağırdığı da bilinen detaylar arasında.

Tabloda erkeğin kadını koruyucu bir biçimde sarmalaması ve kadının çiçeklerle çevrili bir uçurum kenarında diz çökmesi, bu ilişkinin hem tutkulu hem de kırılgan doğasını simgeleyen güçlü bir metafor olarak kabul ediliyor.

Bizans’tan modern sanata

Öpücük’ün ışıldayan yüzeyinin ardında, Klimt’in “Altın Dönem” olarak adlandırılan üretim süreci yatıyor. Sanatçı, Ravenna’ya yaptığı seyahatte Bizans mozaiklerinden etkilenerek eserlerinde gerçek altın ve gümüş varaklar kullanmaya başladı.

Erkeğin giysisindeki sert ve köşeli geometrik desenler eril gücü temsil ederken, kadının üzerindeki yuvarlak ve çiçeksi motifler dişil enerjiyi simgeliyor. Bu iki karşıt formun altın bir aura içinde birleşmesi, Klimt’e göre evrendeki en kusursuz uyum olan aşkı anlatıyor.

Gustav Klimt’in Öpücük Tablosunun Arkasındaki Hikâye (2)

Bastırılmış arzular

Klimt, yalnızca Öpücük’te değil, Adele Bloch-Bauer I Portresi gibi eserlerinde de altın ve gümüş varakları kullanarak figürlerini adeta kutsal bir tahtın üzerine yerleştirdi. Adele için göksel bir taht, Öpücük’teki figürler içinse neredeyse azizleri andıran giysiler yarattı.

Sanatçının en baskın temaları arasında kadına duyulan hayranlık ve duyusal tutku yer alıyordu. İlginç olan ise, çıplaklık içermeyen bu eserlerin dönemin eleştirmenleri tarafından daha kabul edilebilir bulunmasıydı. Oysa Klimt, arzularını ifade etmek için yalnızca çıplak bedene ihtiyaç duymuyordu.

Dönemin cinsel baskılarla şekillenen toplumsal yapısında, pek çok kadın Klimt’in atölyesine yalnızca sanatsal nedenlerle değil, bastırılmış duygularını ifade edebilmek için de geliyordu. Bu, aynı zamanda Sigmund Freud’un cinsel baskıların ruhsal hastalıklara yol açtığını savunduğu teorilerle de örtüşen bir dönemdi.

Satılmadan önce satın alınan ilk eser

Öpücük, Klimt’in henüz fırçasını bırakmadığı bir aşamada, Avusturya devleti tarafından Belvedere Sarayı için satın alındı. O dönem için rekor sayılan 25 bin kron, yalnızca bir tabloya değil, sanatçıyla barışmaya da ödenmiş bir bedeldi.

Bugün Viyana’nın en çok ziyaret edilen eserlerinden biri olan Öpücük, aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ insanlığın ortak hafızasında “mutlak aşk” fikrinin en güçlü simgelerinden biri olmayı sürdürüyor.