Euphoria artık gençleri değil, Sam Levinson’ın fantezilerini anlatıyor

Euphoria’nın üçüncü sezonunu ancak yeni izleyebildim ve dürüst olmam gerekirse izlerken sürekli aynı şeyi düşündüm:

Bu dizi ne ara gençlerin karanlık ama gerçek sorunlarını anlatan bir hikâyeden çıkıp Sam Levinson’ın fantezi defterine dönüştü?

Çünkü Euphoria ilk çıktığında gerçekten başka bir şey izliyormuşuz gibi gelmişti. Bütün o neon ışıkların, parıltılı makyajların, parti sahnelerinin ve fazla stilize edilmiş görüntülerin altında genç olmanın korkunç taraflarına dokunabiliyordu.

Kendinden nefret etmeyi.

Sevilmek için şekilden şekle girmeyi.

Bağımlılığı.

Yalnızlığı.

Bedeninden utanmayı.

Birinin seni istemesiyle değerli hissetmeyi.

Bir mesaj gelmediğinde bütün varlığını sorgulamayı.

İlk sezonun iyi tarafı buydu bence. Euphoria rahatsız ediciydi ama o rahatsızlığın bir karşılığı vardı. Rue’nun bağımlılığı sadece “asi genç kız” estetiği değildi. Jules’un kimlik arayışı yalnızca görsel bir süs gibi durmuyordu. Cassie’nin erkek onayına duyduğu açlık acıklıydı ama tanıdıktı. Maddy’nin özgüveni bile altında kırılganlık taşıyordu.

Yani dizi gençlerin karanlığını romantize etmekten çok, o karanlığın içinde sıkışmış olma haline bakıyor gibiydi.

En azından bize öyle hissettirmişti.

Ama ikinci sezonda bir şeyler bozulmaya başladı. Özellikle Cassie karakteri yavaş yavaş gerçek bir insandan çıkıp erkek bakışının elinde şekillenen bir fanteziye dönüştü. İlk sezonda sevilmek isteyen, onay arayan, kırılgan bir genç kız vardı. İkinci sezonda ise bu kırılganlık derinleşmek yerine sürekli daha fazla teşhir edilen, daha fazla ağlatılan, daha fazla aşağılanan bir gösteriye çevrildi.

Kat bambaşka bir yere savruldu. Jules’un hikâyesi dağılmaya başladı. Maddy ve Cassie arasındaki ilişki bile genç kadınların karmaşık dostluklarını anlatmak yerine neredeyse TikTok’ta viral olacak sahne üretmeye çalışan bir şeye dönüştü.

Ve üçüncü sezonda artık benim için ip tamamen koptu.

Çünkü Euphoria bu sezonda genç kadınların acısını anlatan bir dizi olmaktan çıkıp, o acıyı neon ışıkla parlatıp izleyiciye satan bir şeye dönüşmüş gibi duruyor.

Çünkü bir yerden sonra rahatsız edici olmakla derin olmak birbirine karıştırılmaya başlandı. Sanki ekrana ne kadar travma, ne kadar çıplaklık, ne kadar aşağılanma, ne kadar şok edici sahne koyarsan o kadar “cesur” oluyormuşsun gibi bir hava yaratıldı.

Hayır.

Bir kadını her bölüm biraz daha aşağılamak cesaret değildir.

Bir kadın karakterin bedenini sürekli kameranın önüne atmak cesaret değildir.

Genç kadınların kırılganlığını estetik bir malzemeye dönüştürmek cesaret değildir.

Bence Euphoria’nın son sezonundaki en büyük sorun tam olarak bu. Dizi bize kadınların nasıl sömürüldüğünü anlatıyormuş gibi yapıyor ama bunu yaparken aynı sömürüyü parlatmaktan da geri durmuyor.

Özellikle Cassie üzerinden bunu çok net görüyoruz.

Cassie ilk sezonlarda zaten çok kırılgan bir karakterdi. Erkek onayına bağımlıydı. Sevilmek için kendini parçalayan, birinin ilgisi kesildiğinde bütün varlığını sorgulayan, sürekli bir erkeğin bakışında kendine değer arayan bir genç kızdı. Bu rahatsız ediciydi ama sahiciydi. Çünkü Cassie’nin hali, birçok genç kadının hayatının bir döneminde içine düştüğü o korkunç döngüyü hatırlatıyordu.

“Beni severse değerliyim.”

“Beni isterse güzelim.”

“Beni seçerse varım.”

Bu yüzden Cassie acı vericiydi.

Ama son sezonda Cassie artık acı verici olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüştü. Daha doğrusu, dizi onu başka bir şeye dönüştürdü.

Artık karşımızda büyüyen, kendi yarasına bakan, erkek onayına neden bu kadar aç olduğunu sorgulayan bir kadın yok. Onun yerine, tradwife estetiğiyle OnlyFans içerik üreticiliği arasında sıkıştırılmış, erkek fantezisinin içine paketlenmiş, her sahnede biraz daha karikatürize edilen bir Cassie var.

Ve ben burada gerçekten sinirleniyorum.

Çünkü Cassie’nin yetişkin içerik üreticisi olması tek başına problem değil. Bunu özellikle söylemek gerekiyor. Mesele OnlyFans değil. Mesele seks işçiliği değil. Mesele bir kadının kendi bedeninden para kazanması hiç değil.

Mesele bunun nasıl anlatıldığı.

Euphoria Cassie’nin dijital çağda bedenini nasıl pazarlamak zorunda kaldığını, ekonomik çaresizliği, erkek onayıyla kapitalizmin nasıl birleştiğini, platform ekonomisinin kadınları nasıl sıkıştırdığını anlatabilirdi.

Ama bunu yapmıyor.

Onun yerine Cassie’yi çocuklaştırılmış kostümlerin, aşağılayıcı fantezilerin, bebeksi imgelerin ve erkek bakışının içine yerleştiriyor.

Bebek estetiğiyle yetişkin içerik fikrini yan yana getirdiği anda da olay artık sadece “rahatsız edici televizyon” olmaktan çıkıyor. Orada çok daha karanlık bir şey başlıyor.

Çünkü bir kadını çocuklaştırarak cinselleştirmek, bir karakteri yalnızca kırılgan göstermek değildir. Onu küçültmektir. Güçsüzleştirmektir. Hem arzu nesnesi hem de kontrol edilebilir bir şey haline getirmektir. Bir kadının yetişkin öznesini alıp onu erkek fantezisinin elinde oyuncak gibi sunmaktır.

Ve ben gerçekten şunu sormak istiyorum:

Bir kadın karakteri daha ne kadar aşağılamanız gerekiyor ki buna artık “cesur anlatı” demeyi bırakalım?

Cassie’nin hikâyesi bize bir kadının dijital dünyada nasıl sömürüldüğünü gösterebilirdi. Ama son sezonda dizi daha çok Cassie’nin sömürülmesini izletmekle ilgileniyor gibi duruyor.

Bu ikisi aynı şey değil.

Bir şeyi eleştirmekle, o şeyden görsel haz üretmek aynı şey değil.

Kadınların sömürülmesini anlatmakla, kadınların sömürülmesini estetikleştirmek aynı şey değil.

Bir karakterin aşağılanmasını göstermekle, o aşağılanmayı sahnenin cazibesi haline getirmek aynı şey değil.

Euphoria çoğu zaman kendini çok akıllı sanıyor. Sanki “Bakın, bu dünya kadınları böyle tüketiyor” diyerek kendini temize çıkarabileceğini düşünüyor. Ama aynı anda kamerayı yine kadınların bedenine kilitliyorsa, o zaman kusura bakmayın ama bu eleştiri değil, yeniden üretimdir.

Dizi bize “kadın bedeni metalaştırılıyor” diyor.

Sonra kadın bedenini metalaştırıyor.

Dizi bize “genç kadınlar erkek bakışı altında eziliyor” diyor.

Sonra kamerayı erkek bakışının ta kendisi gibi kullanıyor.

Dizi bize “kadınlar aşağılanıyor” diyor.

Sonra kadınların aşağılanmasından sezonun en çok konuşulan sahnelerini çıkarıyor.

Yok artık.

Gerçekten yok artık.

Bir noktadan sonra insan şunu düşünüyor: Acaba bu dizi kadınların acısını anlamaya mı çalışıyor, yoksa kadın acısının ne kadar iyi pazarlandığını mı fark etti?

Çünkü Euphoria’nın son sezonunda kadın karakterler büyümüyor.

Kadın karakterler iyileşmiyor.

Kadın karakterler kendilerini bulmuyor.

Kadın karakterler yalnızca daha pahalı kameralarla daha fazla aşağılanıyor.

Cassie bir yerde tradwife fantezisine sıkışıyor. Jules başka bir yerde sugar baby anlatısına çekiliyor. Rue yine suç, bağımlılık ve yıkım hattında ilerliyor. Her biri sanki yetişkinleşmiş kadınlar değil de internetin en karanlık erkek fantezilerinden çıkmış figürler gibi kuruluyor.

Bunu görünce The Guardian’ın “manosphere’in ıslak rüyası” gibi sert bir ifade kullanmasına şaşırmıyorum. Çünkü gerçekten de dizinin son sezonunda kadınlar sanki erkek internet kültürünün en toksik hayallerinden parçalar taşıyor: geleneksel eş fantezisi, para karşılığı ilişki, OnlyFans, aşağılanma, bağımlılık, şiddet, çaresizlik…

Peki burada kadınların öznesi nerede?

Kadınların kendi arzusu nerede?

Kadınların kendi hikâyesi nerede?

Cassie ne istiyor?

Jules ne istiyor?

Rue ne istiyor?

Yoksa mesele artık onların ne istediği değil de, hangi karanlık fanteziye yerleştirildikleri mi?

Bence Euphoria’nın son sezonu tam da burada çöküyor. Çünkü kadın karakterleri karmaşıklaştırmak yerine onları daha da teşhir ediyor. Bize onların düşüncelerini değil bedenlerini gösteriyor. Onların iç dünyasını değil, dışarıdan nasıl göründüklerini gösteriyor. Onların seçimlerini değil, nasıl tüketildiklerini gösteriyor.

Sonra da buna “gerçekçi” diyor.

Hayır, bu gerçekçilik değil.

Bu, kadın acısının erkek estetiğiyle paketlenmesi.

Bir de işin komik tarafı var. Sam Levinson’ın OnlyFans üzerine “hızlı para” ve dış onay bağımlılığı gibi eleştiriler yaptığından bahsediliyor. Gerçekten mi? Yani yıllardır genç kadın bedenlerinin cinselleştirilmesiyle eleştirilen bir yaratıcı şimdi OnlyFans’a ahlak dersi mi veriyor?

Hollywood’un bu ikiyüzlülüğünü gerçekten artık kaldıramıyorum.

Kadın kendi bedeninden para kazanınca “kolay para” oluyor.

Aynı beden HBO kamerasıyla parlatılınca “sanat” oluyor.

Kadın kendi platformunda kendi sınırlarını belirleyince “dış onay bağımlısı” oluyor.

Ama bir erkek yönetmen onun bedenini hikâye malzemesi yaptığında “cesur televizyon” oluyor.

Ne güzel dünya gerçekten.

Hollywood yıllardır genç kadınların bedenlerinden, kırılganlıklarından, çıplaklıklarından, ağlamalarından, kendilerini kaybedişlerinden, travmalarından para kazanıyor. Sonra dönüp OnlyFans’a bakıp “Bu kadınlar hızlı para peşinde” diyebiliyor.

Kusura bakmasınlar ama burada ahlak yok.

Burada sadece kontrol kavgası var.

Kadın kendi bedenini kendi kontrol ettiğinde rahatsız oluyorlar.

Ama aynı beden erkek yönetmenin kadrajına girdiğinde sorun kalmıyor.

İşte benim asıl sinirlendiğim yer burası.

Cassie’nin OnlyFans açması feminist bir hikâye olabilirdi. Gerçekten olabilirdi. Bir kadının kendi bedeninden para kazanmasının çelişkilerini, bunun güçlendirici mi yoksa sömürücü mü olduğunu, kadınların kapitalizm içinde nasıl seçim yapmaya zorlandığını, erkek bakışından kaçmaya çalışırken dijital piyasanın başka bir bakışına nasıl yakalandığını anlatabilirdi.

Bu çok güçlü bir hikâye olurdu.

Ama Euphoria bunu yapmıyor.

Euphoria Cassie’yi özneleştirmiyor.

Euphoria Cassie’yi teşhir ediyor.

Ve arada çok büyük fark var.

Bir kadın karakterin “bedenim benim kararım” demesi tek başına feministlik değildir. Çünkü kamera hâlâ onu erkek bakışına göre sunuyorsa, hikâye hâlâ onu aşağılanabilir bir nesneye çeviriyorsa, sahne hâlâ onun iç dünyasından çok bedenini merkeze alıyorsa, orada özgürleşme yoktur.

Orada sadece feminist kelimelerle süslenmiş eski erkek fantezisi vardır.

Bazen patriyarka çok moderndir.

Bazen “kadın özgürleşmesi” der.

Bazen “cinsel özgürlük” der.

Bazen “beden olumlama” der.

Bazen “kadın kendi kararını veriyor” der.

Ama sahnenin sonunda yine kadın bedeni satılır.

Yine kadın aşağılanır.

Yine kadın kırılır.

Yine kadın izlenir.

Yine kadın tüketilir.

Ve bizden buna “cesaret” dememiz beklenir.

Ben demiyorum.

Euphoria’nın sorunu seks sahneleri olması değil. Sorun, bu sahnelerin kimin bakışına hizmet ettiği. Sorun, kadınların acısının ne kadar sahici olduğu değil; o acının nasıl paketlendiği. Sorun, Cassie’nin OnlyFans açması değil; Cassie’nin hikâyesinin onun emeğini, sınırlarını, parasını, çaresizliğini ya da özneleşmesini anlatmak yerine onu çocuklaştırılmış, aşağılanmış ve seyirlik bir fanteziye dönüştürmesi.

Rahatsız edici olmak kolaydır.

Derin olmak zordur.

Bir karakteri soymak kolaydır.

Onu anlamak zordur.

Bir kadını ağlatmak kolaydır.

Onun öfkesine alan açmak zordur.

Bir kadını aşağılamak kolaydır.

Onu özne yapmak zordur.

Euphoria son sezonda kolay olanı seçmiş gibi görünüyor.

Şok etmeyi.

Konuşturmayı.

Viral olmayı.

Rahatsız etmeyi.

Ama rahatsız edicilik tek başına bir fikir değildir. Şok etmek tek başına sanat değildir. Bir kadını her bölüm daha karanlık bir yere sokmak, onu derinleştirdiğiniz anlamına gelmez.

Bazen sadece onu harcıyorsunuzdur.

Ve bence Euphoria artık tam olarak bunu yapıyor.

Kadınların acısını anlatmıyor.

Kadınların acısını pazarlıyor.

Genç kadınların nasıl sömürüldüğünü göstermiyor.

O sömürüyü kendi estetiğinin yakıtı haline getiriyor.

Cassie’nin trajedisi artık anlatılmıyor.

Cassie’nin bedeni, trajedinin dekoruna çevriliyor.

Ve bence en rahatsız edici olan şey de bu.

Çünkü Euphoria hâlâ kendini çok cesur sanıyor.

Oysa bazen cesaret, bir kadını daha fazla teşhir etmek değildir.

Bazen cesaret, kamerayı onun bedeninden çekip ilk kez gerçekten ne hissettiğine bakabilmektir.

Ve Euphoria, ne yazık ki, o bakışı çoktan kaybetmiş gibi görünüyor.