Erkek yas tutunca Mecnun, kadın yas tutunca vazife!

Geçtiğimiz günlerde 86 yaşındaki bir adamın, 8 yıl önce kaybettiği eşini hâlâ unutamadığını anlattığı bir haber gördüm. (Haber için buraya tıklayabilirsiniz) 54 yıllık eşinden bahsediyordu. Fatma’sından. Elini hiç bırakmayan, onunla şehir şehir gezen, misafir ağırlayan, tatlı dilli, güler yüzlü, evi ev yapan kadından.

Adam ağlıyordu.

Haber ağlıyordu.

Yorumlar ağlıyordu.

Herkes aynı yerde buluşuyordu:

“İşte gerçek aşk.”

“İşte sadakat.”

“İşte eski insanların sevgisi.”

Dürüst olmak gerekirse; ben artık bu tarz haberleri sadece romantik bir aşk hikâyesi olarak okuyamıyorum.

Çünkü burada anlatılan şey bir adamın eşini özleyip özlemediği değil. Elbette özleyebilir. Elbette 54 yıl aynı evde yaşadığın, aynı sofraya oturduğun, aynı yollardan geçtiğin, aynı yaşlılığa yürüdüğün insanın yokluğu insanın içini paramparça eder. Buna itirazım yok. İnsan sevdiği birini kaybedince, evin duvarları bile başka ses çıkarır. Bu gerçek.

Ama benim dikkat çekmek istediğim nokta çok başka...

Neden bir erkek eşini unutamadığında bu bize büyük bir aşk destanı gibi sunuluyor da, aynı şeyi yıllarca yapan kadınlar haber bile olmuyor?

Neden erkek yas tutunca “Mecnun”, kadın yas tutunca “zaten olması gereken” oluyor?

Çünkü bu toplumda kadınların fedakârlığı doğal kabul edilirken, erkeklerin fedakârlığı olağanüstü kabul ediliyor. Kadın bir ömür eşine bakarsa görev. Kadın çocuklarını büyütürse görev. Kadın hasta bakarsa görev. Kadın evin bütün yükünü taşırsa görev. Kadın eşini kaybettikten sonra bir daha evlenmezse görev. Kadın hayatını çocuklarına, torunlarına, hatıralara adarsa görev.

Ama erkek aynı şeyi yapınca bir anda şiir başlıyor.

Bir erkek “Eşimi unutamadım” dediğinde toplumun içi eriyor. Çünkü erkeklerden beklenen bu değil. Erkeklere her zaman yeni bir başlangıç hakkı tanınıyor. Erkek yeniden evlenebilir. Erkek yeniden aşık olabilir. Erkek “hayat devam ediyor” diyebilir. Hatta çoğu zaman çevresi onu buna iter. “Yalnız kalmasın.” “Evine bir kadın eli değsin.” “Bakımı olsun.” “Düzeni bozulmasın.”

Bakın, bütün mesele aslında şu cümlenin içinde saklı:

“Evine bir kadın eli değsin.”

Ne demek bu?

Erkeğin evi neden kadın eli olmadan eksik? Erkek neden kendi evinin düzenini tek başına sürdüremiyor? Bir kadının eli dediğimiz şey sadece romantik bir dokunuş mu, yoksa yemek, çamaşır, temizlik, ilaç saatleri, misafir trafiği, akraba ilişkileri, bayram hazırlığı, torunların sevdiği yemekler, kapının ne zaman açılacağı, kimin aranacağı, kimin gönlünün alınacağı gibi görünmeyen bin tane iş mi?

Bence asıl mesele burada.

Kadınlar sadece eş olmuyor. Çoğu zaman evin hafızası oluyor. Evin takvimi oluyor. Evin sosyal ağı oluyor. Evin duygusal merkezi oluyor. Herkesin ne sevdiğini, kimin neye kırıldığını, hangi çocuğun neye ihtiyacı olduğunu, hangi akrabanın aranması gerektiğini, hangi misafirin ne zaman geleceğini, hangi ilacın ne zaman alınacağını kadın biliyor.

Ve buna yıllarca sevgi deniyor.

Fedakârlık deniyor.

Yuvayı dişi kuş yapar deniyor.

Ama işin adı emek olmuyor.

Kadın öldüğünde de bir anda herkes “evin tadı kaçtı” diyor.

Hayır, evin sadece tadı kaçmadı.

Evin yıllarca ücretsiz şekilde işleyen sistemi çöktü.

Bu yüzden bazı erkeklerin eş kaybı haberleri bana yalnızca aşk hikâyesi gibi gelmiyor. Bazen koca bir görünmeyen emeğin ölümden sonra fark edilmesi gibi geliyor. Kadın yaşarken “zaten yapıyor” denilen her şey, kadın öldükten sonra “meğer ne büyük boşlukmuş” diye anlaşılmaya başlanıyor.

Peki neden yaşarken anlaşılmıyor?

Neden kadın hayattayken bu kadar görülmüyor?

Neden kadın sofrayı kurarken aşk olmuyor da, öldükten sonra o sofranın boşluğu aşk oluyor?

Neden kadın misafir ağırlarken bu emek sayılmıyor da, öldükten sonra “o gidince kapımdan misafirlerim bitti” cümlesi bizi ağlatıyor?

Bu cümle beni romantikleştirmekten çok öfkelendiriyor.

Çünkü orada ben bir kadının sosyal emeğini görüyorum. Ev sadece dört duvar değil. Ev bir ilişkiler ağı. O ilişkiler ağını çoğu zaman kadınlar örüyor. Bayramda kim aranacak, kim davet edilecek, kim kırıldı, kim barışacak, kim ne yer, kim ne içmez, hangi misafire ne çıkarılır… Bunların hepsi emek. Ama bu emek kadın bedenine o kadar yapıştırılmış ki, sanki doğal bir özellikmiş gibi davranılıyor.

Kadın misafirperverse “ne güzel kadın” oluyor.

Erkek misafir ağırlarsa “ne kadar düşünceli adam” oluyor.

Kadın bakarsa görev.

Erkek bakarsa kahramanlık.

Kadın beklerse sadakat.

Erkek beklerse destan.

Kadın yas tutarsa kader.

Erkek yas tutarsa manşet.

İşte bu yüzden feminist bakış bazen çok basit ama çok rahatsız edici bir soru sorar:

Aynı davranışı bir kadın yaptığında neden normal, bir erkek yaptığında neden olağanüstü?

Susan Sontag’ın kadınlar ve erkekler için işleyen çifte standart fikrini sadece yaşlanma meselesinde değil, aşk ve yas meselesinde de görüyoruz. Erkek yaşlanınca “karizmatik” oluyor, kadın yaşlanınca “soldu” deniyor. Erkek yalnız kalınca “büyük aşkına sadık” oluyor, kadın yalnız kalınca zaten toplumun ondan beklediği şeyi yapmış oluyor. Erkek yeniden evlenirse “hayata tutundu” deniyor, kadın yeniden evlenirse hâlâ bazı ağızlarda soru işaretleri dolaşıyor.

Bu toplum erkeklere ikinci hayat hakkı verir.

Kadınlara ise çoğu zaman sonsuz yas görevi yükler.

Kadın eşini kaybettikten sonra süslenirse fazla erken olur.

Gülmeye başlarsa fazla çabuk toparlanmış olur.

Yeniden aşık olursa ayıp olur.

Evlenirse çocuklarına, ölen eşine, mahalleye, akrabalara hesap vermesi gerekir.

Ama erkek evlenince “yalnız kalamadı” denir ve mesele kapanır.

Hatta çoğu zaman alkışlanır. Çünkü erkeğin yalnız kalması toplumu huzursuz eder. Bir erkeğin evde tek başına yemek yapması, çamaşır yıkaması, kendi ilacını takip etmesi, kendi sosyal ilişkilerini sürdürmesi bazılarına hâlâ tuhaf gelir. Çünkü erkeklerin duygusal ve gündelik hayatı çoğu zaman kadınların emeğiyle ayakta tutulur.

Sonra o kadın gidince erkeğin dünyası dağılır.

Ve biz buna sadece aşk deriz.

Belki de aşktır.

Ama sadece aşk değildir.

BUNU SÖYLEMEK ZORUNDAYIZ!

Bir kadının yokluğu sadece sevilen bir insanın yokluğu değil; çoğu zaman bakımın, düzenin, duygusal emeğin, ev içi organizasyonun, aile bağlarının ve gündelik hayatı mümkün kılan görünmeyen bütün işlerin yokluğudur.

Ama haberler bunu böyle anlatmaz.

Haberler bize erkeğin gözyaşını anlatır.

Kadının emeğini değil.

Erkeğin özlemini anlatır.

Kadının hayatını değil.

Erkeğin Fatma’sını anlatır.

Fatma’yı değil.

İşte benim asıl itirazım burada.

Fatma kimdi?

Gerçekten ne severdi?

Hayattayken kaç kez kendisi için yaşadı?

Kaç kez “ben de yoruldum” diyebildi?

Kaç kez sadece eş, anne, misafirperver kadın, tatlı dilli ev sahibi olarak değil; kendi başına bir insan olarak görüldü?

Kaç kez “iyi ki varsın” duydu?

Kaç kez “sen ne istiyorsun?” diye soruldu?

Kaç kez ona da el uzatıldı?

Çünkü haberlerde kadınlar çoğu zaman erkeklerin hikâyesini güzelleştiren figürlere dönüşüyor. Kadın ölüyor, adamın aşkı büyüyor. Kadın gidiyor, adamın sadakati parlıyor. Kadın yok oluyor, erkeğin duygusu başrole çıkıyor.

Ben artık kadınların ölümden sonra erkeklerin aşk destanına dekor olmasını istemiyorum.

Kadınların hayattayken görünmesini istiyorum.

Kadınların emeğinin mezardan sonra fark edilmesini değil, yaşarken teslim edilmesini istiyorum.

Çünkü kadınların kıymeti çoğu zaman yokluklarında biliniyor. Yaşarken yaptıkları her şey normal sayılıyor. Ölünce, o normal denen şeylerin aslında koca bir hayatı taşıdığı anlaşılıyor.

Bu yüzden “Eşinizin kıymetini bilin” cümlesini çok önemsiyorum ama eksik buluyorum.

Eşinizin kıymetini sadece öldükten sonra fotoğrafına bakarak bilmeyin.

Kadın hayattayken bilin.

Sabah kalkıp kahvaltıyı hazırlarken bilin.

Sizin unuttuğunuz akrabanızı ararken bilin.

Evin içinde görünmeyen bin tane işi yaparken bilin.

Siz misafirle sohbet ederken mutfakta tabak yetiştirirken bilin.

Çocukların, torunların, komşuların, akrabaların duygusal yükünü sırtında taşırken bilin.

“Ben iyiyim” deyip aslında iyi değilken bilin.

Sizin hayatınızı kolaylaştırırken kendi hayatını ertelediğinde bilin.

Çünkü kadınların emeği öldükten sonra romantikleşince ben duygulanmıyorum.

Sinirleniyorum.

Evet, sinirleniyorum.

Çünkü bu ülkede kadınlar zaten bir ömür kendilerinden vazgeçmeye zorlanıyor. İyi eş olmak için, iyi anne olmak için, iyi gelin olmak için, iyi komşu olmak için, iyi ev sahibi olmak için, iyi insan olmak için sürekli vermeleri bekleniyor. Kadın veriyor, veriyor, veriyor. Sonra öldüğünde arkasından “çok iyi kadındı” deniyor.

Peki ya kadın iyi olmak istemediği günlerde ne oldu?

Peki ya yorulduğu günlerde?

Peki ya kimseyi ağırlamak istemediği günlerde?

Peki ya yalnız kalmak istediğinde?

Peki ya kendisi için yaşamak istediğinde?

Bunları sormadan “ne büyük aşk” demek bana eksik geliyor.

Çünkü bu hikâyelerin içinde hep bir eksik var.

Kadının kendi sesi eksik.

Kadının kendi yorgunluğu eksik.

Kadının kendi arzusu eksik.

Kadının kendi hayatı eksik.

Biz çoğu zaman erkeklerin kadınları kaybettikten sonra ne kadar acı çektiğini konuşuyoruz. Ama kadınların o ilişkiler içinde yıllarca ne taşıdığını konuşmuyoruz. Kadınların bir evliliğin içinde sadece sevilmediğini, aynı zamanda çalıştığını, organize ettiğini, baktığını, düşündüğünü, affettiğini, idare ettiğini, sustuğunu konuşmuyoruz.

Aşk varsa bile, o aşkın içinde emek var.

Ve o emeğin cinsiyeti var.

Kadınların emeği görünmez.

Erkeklerin duygusu görünür.

Kadınların fedakârlığı sessizdir.

Erkeklerin sadakati manşettir.

İşte patriyarka bazen tam olarak böyle çalışır: Bir kadının bütün hayatını arka plana atıp, erkeğin onun yokluğunda yaşadığı acıyı merkeze koyarak.

Ben o adam eşini sevmedi demiyorum.

Ben, bir erkeğin eşini sevmesinin bu kadar şaşkınlık yaratmasının kendisi problemli diyorum.

Ben, kadınların yıllardır yaptığı sadakatin haber değeri taşımamasına itiraz ediyorum.

Ben, erkeklerin en küçük duygusal bağlılığının bile destanlaştırılmasına, kadınların ömür boyu süren bağlılığının ise görev sayılmasına öfkeleniyorum.

Çünkü bu düzen bize şunu öğretiyor:

Kadın sevecek.

Kadın bekleyecek.

Kadın bakacak.

Kadın sabredecek.

Kadın yas tutacak.

Kadın unutmayacak.

Ama erkek bunlardan birini yaptığında, alkışlanacak.

Yok artık.

Gerçekten yok artık.

Kadınların sevgisi bu kadar ucuz, erkeklerin sevgisi bu kadar kıymetli sayılamaz.

Kadınların yası bu kadar sıradan, erkeklerin yası bu kadar şiirsel anlatılamaz.

Kadınların emeği bu kadar görünmez, erkeklerin yalnızlığı bu kadar kutsal olamaz.

Belki artık bu haberleri okurken sadece ağlamayı bırakıp biraz da sormamız gerekiyor:

Bu kadın yaşarken ne kadar sevildi?

Bu kadın yaşarken ne kadar görüldü?

Bu kadın yaşarken ne kadar dinlendi?

Bu kadın yaşarken kendi hayatının neresindeydi?

Ve belki en önemlisi:

Neden bir kadının değeri, çoğu zaman ancak bir erkek onu kaybettikten sonra anlaşılır hale geliyor?

Benim için asıl mesele bu.

Eşinizin kıymetini bilin, evet.

Ama bunu bir ağıt cümlesi olarak değil, günlük hayat pratiği olarak bilin.

Kadın ölünce değil.

Kadın yorulurken bilin.

Kadın susarken bilin.

Kadın mutfaktayken bilin.

Kadın kapıyı açarken bilin.

Kadın herkesi düşünüp kendini unuturken bilin.

Kadın sizin hayatınızı taşırken bilin.

Çünkü kadınların kıymetini ölümden sonra bilmek kolay.

Zor olan, kadın hayattayken ona insan gibi bakmak.

Sadece eş değil.

Sadece anne değil.

Sadece evin düzeni değil.

Sadece misafirperver kadın değil.

Sadece “Fatma’m” değil.

Kendi adıyla, kendi arzularıyla, kendi yorgunluğuyla, kendi hikâyesiyle bir insan olarak görmek.

İşte bunu başardığımız gün, belki gerçekten aşktan bahsedebiliriz.

O zamana kadar ben bu hikâyelere sadece “ne büyük aşk” diyemeyeceğim.

Çünkü bazen bir erkeğin büyük aşkı dediğimiz şeyin gölgesinde, bir kadının ömür boyu süren görünmez emeği duruyor.

Ve artık o gölgeye bakmak zorundayız.